- egemenliğin kaynağının millete ait olduğunu kabul eden devlet şeklidir.
- seçim esasına dayanan bir yönetim şeklidir. Seçme ve seçilme hakkının belli bir kişiye, belli bir gruba ya da belli bir sınıfa ait olmayıp; bütünüyle millete ait olmasıdır.
- her şeyden önce kamu yararını ön planda tutan, kamu yararına dayanan bir yönetim şeklidir. Gücünü, geniş halk kitlesinden ve millet iradesinden alır.
- egemenliğin bir kişiye, bir gruba ya da bir sınıfa değil, doğrudan millete ait olduğu bir rejimdir.
- bütün vatandaşları yasa önünde eşit sayar, onlar arasında hiçbir ayrıcalık tanımaz, onların devlet yönetimine eşit olarak katılımını sağlar. Vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini devlet teminatı altına alır.
- akla, mantığa, bilime, toplumun gereklerine en uygun ve insana değer veren bir yönetim biçimidir. Cumhuriyet rejimi, düşünce serbestliği taraftarıdır. Dolayısıyla insanın, toplumun gelişme ortamını hazırlayan ve koruyan en iyi yönetim biçimidir.
Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır
Sevgili dostlar, öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızın 99. yıldönümünü gönülden kutluyorum. Cumhuriyet Bayramımız ülkemizin her yerinde, her ferdi tarafından sevinç ve coşkuyla kutlansın. Çünkü...
Sevgili dostlar, öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızın 99. yıldönümünü gönülden kutluyorum. Cumhuriyet Bayramımız ülkemizin her yerinde, her ferdi tarafından sevinç ve coşkuyla kutlansın. Çünkü Türk milleti için Cumhuriyet Bayramı, milli birlik ve beraberliğin, toplumsal dayanışmanın bir simgesidir. Ve bize Cumhuriyeti armağan eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ruhu şad olsun.
Atatürk bir sözünde şöyle diyor;
Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan ilkelerle, medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.
Evet, bu sözde ifade edildiği gibi bugün belki Atatürk cismen, bedenen aramızda yok, fakat fikir ve düşünceleriyle aramızdadır ve yaşamaktadır. Daha da önemlisi en büyük eserim dediği “Cumhuriyet” yani “Türkiye Cumhuriyeti” yaşamaktadır ve Atatürk’ün dediği gibi sonsuza kadar da yaşayacaktır.
Milli Bayramların Anlam ve Önemi
Toplumların, inançları ve gelenekleri doğrultusunda ayin, festival, şenlik ve bayram gibi etkinlikleri eski çağlardan itibaren yaptıkları bilinmektedir. Milli bayram olgusu ise milliyetçiliğin doğması ile Fransız İhtilalinden sonra başlamıştır. Milli bayram, geçmişten farklı olarak toplumlarda milli duyguların ifade edildiği sembollerden biri olmuştur.
Bu bayramlar, iktidar tarafından yeni rejimin ortaya çıkardığı yeni değerlerin halka benimsetilmesinin ve milli bir bilinç oluşturulmasının aracı olarak kullanılmıştır. Ayrıca, yeni oluşturulmuş değerlerin nesilden nesile aktarılması amacını da taşımışlardır.
En basit tanımıyla, bir toplumun önem verdiği bir olayı her yıldönümünde çeşitli etkinliklerle hatırlaması kutlama veya anmadır. Bir başka ifadeyle toplumların, değerlerini onu temsil eden sözcük ve sembollerle hatırlamasıdır.
Söz konusu etkinlikler, geçmiş olayların temsili olduğu için, geçmişi insan aklında tutmaya yarar. Yapılan bu etkinliklerle geçmişte meydana gelmiş olay canlandırılır. Amaç insanların duygularını harekete geçirerek geçmişle bütünleşmesini sağlayıp olayın zihinlerde kalıcılığını sağlamaktır.
İlk kez Batı’da kutlanmaya başlayan milli bayramlar Türk toplumunda ilk olarak İkinci Meşrutiyet’ten itibaren görülmeye başlanmıştır. Mesela 1909’da itibaren Osmanlı devletinin kuruluş günü (27 Ocak 1299) “İstiklal-i Osmani Günü” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Yine 1909’dan itibaren İkinci Meşrutiyetin ilan tarihi 23 Temmuz 1908 “Hürriyet Bayramı” olarak kutlanmaya başlanmıştır. Bunun yanı sıra 2 Mayıs 1916’da “Çocuklar Bayramı”, ve 29 Nisan 1916’da da “İdman Bayramı” kutlanmıştır. Ayrıca 1908’den itibaren “Amele Bayramı” nın da kutlanmış olduğunu görüyoruz. Ancak milli bayram olgusu gerçek anlamını milli bir kimlikle 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde bulmuştur.
Batı’da başlayan milliyetçilik akımları sonucunda kurulan milli devletler daha önceki düzenlerini değiştirmek ve yeni yapılarını oluşturabilmek için bir takım çabalara girmişlerdir. Bu bağlamda yeni değerler oluşturmaya başlamışlardır.
Milli bayramlar, milli marşlar ve milli günler tertip edilmiştir. Amaç hem meşruiyetlerini kabul ettirmek, hem de kalıcı olabilmek için gelecek nesillere miras bırakmak olmuştur. Türkiye’de de bu akım kendini hissettirmiş ve Osmanlı Devleti’nden itibaren milliyetçiliğe bağlı yeni değerler ve kutlamalar görülmeye başlamıştır.
Bayramların nasıl ve ne zamandan itibaren kutlandığını bilmek önemlidir. Ülkelerin tarihsel olarak geçirdikleri evreler ve önemli günleri o ülkelerin milli bayramları olmuştur. Bu bağlamda, Türkiye’de de özellikle Milli Mücadele dönemi olayları milli günleri oluşturmuştur. Mesela 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos ve 29 Ekim gibi. Bu milli bayramların ilk kutlanış tarihleri ve bugünkü isimlerini almaları ile ilgili gelişmeler en az kutlama biçimleri kadar önemli bir konudur. Ancak biz bugün konumuz gereği sadece Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına değineceğiz.
Cumhuriyet bayramı, Cumhuriyetin ilanının ilk yıldönümünden itibaren kutlanmaya başlanmıştır. Daha sonra 19 Nisan 1925’de çıkarılan kanun çerçevesinde resmi olarak ve bir program çerçevesinde kutlanmaya başlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Cumhuriyet bayramları daha coşkulu, anlamlı, tam bir bayram havası içerisinde ve titizlikle hazırlanmış programlar çerçevesinde kutlanmıştır. Atatürk’ün bizzat kutlamalara katılması bayramın coşkusunu artıran en önemli etkenlerden biri olmuştur. Atatürk döneminde en coşkulu kutlanan Cumhuriyet bayramı onuncu yılda yapılmıştır. Türkiye onuncu yıl kutlamalarını ihtişamlı bir şekilde yaparak bu yolla dünyaya Türkiye Cumhuriyeti’nin güçlü bir şekilde ayakta durduğu mesajını verme amacını da taşımıştır. İnönü döneminde İkinci Dünya Savaşına rağmen Cumhuriyet bayramı kutlamaları Atatürk döneminde olduğu gibi aksatılmadan ve titizlikle uygulanmıştır. Demokrat parti döneminde ise kısır iktidar-muhalefet çekişmesi toplumun hemen hemen tüm kesimlerinde huzursuzluğa neden olduğu gibi yaşananlar Cumhuriyet bayramı kutlamalarına da ciddi gölge düşürmüş ve her yıl geçen yıl daha da özensiz bir biçimde yapılan programlar ile eski bayram coşkusu iyice yitirilmiştir. Fakat 1960 yılı Cumhuriyet bayramı kutlamaları, yeni bir umudun başlangıcı ve daha güzel günlerin geleceği beklentisi olmuştur. Ancak ne yazık ki bu beklentimiz halen devam etmekte olup, güzel günlerin belki yarın belki yarından da yakın olacağı umudunu taşıyoruz.
Sonuç olarak, 1925 yılından itibaren resmi anlamda milli bayram olarak kutlanmaya başlayan Cumhuriyet bayramlarının yaşanan tüm iç ve dış gelişmelerden etkilendiği, özellikle Atatürk sorası dönemlerde günümüze kadar bayram kutlamalarında, zamanla eski önem ve coşkunun giderek azaldığı görülmektedir. Lakin Cumhuriyetin 100. Yılının tüm yurtta büyük bir coşkuyla ve görkemli bir şekilde kutlanacağına gönülden inanıyoruz.
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi bildiğim kadarıyla Türkiye’de tek vakıf (İzzet Baysal Vakfı) destekli devlet üniversitesi. Üniversite açıldığında büyük hayırsever rahmetli İzzet Baysal’a soruyorlar, “en büyük eseriniz yani üniversiteniz bugün açıldı, ne hissediyorsunuz”. Rahmetli şöyle cevap veriyor, “birincisi üniversite benim değil, devletimin ve milletimindir, ikincisi benim en büyük eserim üniversite değil İzzet Baysal Vakfı’dır. Eğer ben bu vakfı kurmamış ve tüm mal varlığımı da bağışlamamış olsaydım başta üniversite olmak üzere tüm bu eserler olmazdı”.
Şimdi bunu Atatürk, Cumhuriyet ve kazanımları bağlamında düşünürsek, Atatürk ne diyor, “benim en büyük eserim Cumhuriyettir”, dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı “Cumhuriyet’tir”, ve Cumhuriyet olmadan da ne kazanımları ne de eserleri olacaktı.
Neden Cumhuriyet?
Çünkü Cumhuriyet, devleti idare edenlerin seçimle iş başına geldiği yönetim şeklidir. Bugün dünyada birçok devlet cumhuriyet rejimiyle yönetmektedir. Cumhuriyetle yönetilen ülkelerde egemenlik milletindir ve millet, devleti yönetecek kişileri kendisi seçerek kendi kendini yönetmiş olur. Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Zira Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıkî uygulamasını sağlayan hükümet şekli, cumhuriyettir.
Çünkü cumhuriyet halk demektir, millet demektir, halkın/milletin kendi kendisini yönetmesi demektir. Başında bir sultanın, padişahın, despotun, diktatörün olmadığı rejimdir.
Çünkü “cumhuriyet (özellikle) kimsesizlerin kimsesidir”. Fakat bugün, Cumhuriyetin 99. yılında, maalesef ne “kimsesizler” yani halk ne de “kimsesizlerin kimsesi” cumhuriyet bazılarımızın gündeminde değil.
“Kimsesizlerin kimsesi olarak cumhuriyet” fikri aslında adı konmamış bir sosyal devlet yönelimidir. Ancak sosyal olmayan bir cumhuriyetin “kimsesizlerin kimsesi” olması da bir temenniden öteye gidemez.
“Eşitlik – özgürlük - kardeşlik” ideallerinden doğan cumhuriyet bugün sermayenin saltanatına dönüşmüş halde. Dolayısıyla bugün “kimsesizler” himmete, sadakaya muhtaç halde. Oysa cumhuriyet fikrinin temelinde insanın kaderini başka insanların insafına terk etmemek yatar.
Çünkü cumhuriyet eşitlik rejimidir. Cumhuriyet yönetimlerinin temel direklerinden biri eşitliktir. İkinci temel direği ise özgürlüktür. Monarşi / Krallık / Sultanlık / Padişahlık ise ayrıcalıklar rejimidir. Bu rejimlerde eşitlik ve özgürlük yoktur.
Kısaca Cumhuriyet;



YORUMLAR (0)
Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!
Bir Yorum Bırakın