Korumacılık Eğilimlerinin Dünya Ticaretine Etkileri


Soğuk savaş sonrasında küreselleşmenin dünya refahını arttıracağı böylece gelir adaletsizliğinin çözümüne katkı sağlayacağı yönündeki ısrarlı görüşler ağır bastığı için etkileri sınırlı kalmakta idi.



Dünya ticaretinde gelişmelere rağmen korumacılık eğilimleri daima var ola gelmişti. Ancak soğuk savaş sonrasında küreselleşmenin dünya refahını arttıracağı böylece gelir adaletsizliğinin çözümüne katkı sağlayacağı yönündeki ısrarlı görüşler ağır bastığı için etkileri sınırlı kalmakta idi. Ayrıca Sovyetler Birliğinin yıkılarak dünyanın tek kutuplu hale gelmesi de farklı seslerin çıkmasını engellemiştir. Küreselleşmenin getireceği refah artışının adil şekilde dağıtımının/dağılımının sağlanabilmesi tüm dünyanın merakla ve özlemle beklediği bir umuttu. Yeni kurulan Dünya Ticaret Örgütüne (D.T.Ö.) de küresel ticarette adaleti sağlama görevi verilmişti. D.T.Ö.’nün dünya ticaretinden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin daha fazla pay alması yönündeki çalışmalarının başta dünyanın en gelişmiş 7 ülkesi tarafından baltalanmaya çalışması, gelişmiş ülkelerin başta tarım, ticaret ve hizmetlerin serbestleştirilmesi konuları olmak üzere az gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler lehine en ufak bir taviz vermeye yanaşmamaları buna karşılık kendi ülkelerinin pazara erişiminin önündeki engelleri "temizlemeye başlamak isteyişleri" samimiyetleri hakkında ciddi kuşkular doğurmaya başlamıştı. Sürecin böyle büyük engellemeler ile başlaması hem D.T.Ö. nün başarısız olmasına hem de Dünya Ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması çalışmalarının sonu oldu. Bu süreçte Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere küresel Kurumlar da başarısız olmuştur.

Buna karşılık başta A.B.D. ve Fransa olmak üzere gelişmiş ülkeler başta tarım alanında kendi çiftçilerine verdikleri ekonomik sübvansiyonları daha da arttırarak korumacılık fitilinin ateşlenmesine neden oldular. Tarım alanındaki sübvansiyonlar diğer alanlara da genişletince gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaretinden kalıcı ve adil bir pay almalarına hiçbir zaman imkan vermemiştir.

Tam bu dönemde bölgesel Ekonomik Birlikler ön plana çıkmaya başladı. Bunlar içinde de özellikle Asya ülkelerinin oluşturduğu ASEAN, Güney Amerika Ülkelerinin oluşturduğu MERCOSOUR, Körfez ülkelerinin oluşturduğu Körfez İş birliği Teşkilatı gibi bölgesel birlikler kendi aralarındaki ticareti daha liberalize etmeye başladılar. Ancak etkileri sınırlı kaldı.

A.B.D. Başkanı Obama döneminde dünya ticaretinin önündeki engellerin kaldırılması ve liberalize edilmesi ve az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin daha fazla pay alabilmeleri için yapılan çalışmalar sadece Çin’e yaradı. Çin’in dünya ticaretinden aldığı pay ciddi arttı. Dünya ticaretinin rotası da Pasifik Okyanusu’na kaydı.

Bu dönemde bir yandan Amerika’da ki iç üretim Çin’e kayarken diğer yandan ise milyarlarca dolarlık dış ticaret açığı da A.B.D. de endişe yaratmaya başladı. Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi ise ekonomik büyümenin üretim yerine mortgage benzeri mekanizmalar ile sağlanmaya çalışılması oldu. Bu da ekonomide ödemin oluşmasına yol açmıştır. Sanayi, Tarım, Hayvancılık gibi gerçek ekonomik faaliyetler yerine parasal enstrümanlarla sağlanan büyüme gerçek ve sürdürülebilir olmayıp ekonomide ödem etkisine yol açmaktadır.

Aynı dönemde Dünyadaki yönetim biçimleri ise büyük ticari ve sanayi dönüşümüne ayak uydurmaktan ve sorunları çözmekten uzak popülist bir çizgi izlemeyi sürdürdü.

A.B.D ve Avrupa Birliği az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin tepkilerini azaltmak için ikili Serbest Ticaret Anlaşmalarına yönelmeye başladılar. İkili Serbest Ticaret Anlaşmaları da gelişmekte olan ülkeler için beklenen iyileştirmelerden çok uzak sonuçlar doğurdu.

Yani güven bunalımının tohumları tekrar yeşertildi.

Son yıllarda yaşanan gelişmeler ise durumu daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Karşılıklı ek gümrük vergileri, fiili ithalat kısıtlamaları, yurt dışındaki yatırımcıların tekrar ülkeye dönmeleri için uygulanan taciz ve tehditler, ekonomik iş birliklerinin sona erdirilmesi gibi acemice yapılan işler dünyanın ekonomik büyümesini düşürdü, dünya ticaretinin daralmasına sebep oldu.

Bunun sonucunda başta A.B.D. olmak üzere gelişmiş ülkelerin iç pazarının pahalılaşmasına yol açarken, söz konusu ülkelerin ihracatlarının da düşmesine yol açtı. Asya ve Avrupa pazarlarında büyümeyi hedefleyen Amerikan firmalarını sayısı %15 e kadar düştü. Kısaca herkes kaybetti.

Bu arada asıl önemli gelişme dünya ticaret rotalarında ortaya çıkan değişikliklerdir. Küresel ticaret yerini hızla bölgesel ticarete bıraktı. Ülkeler daha güvenli olması nedeniyle kendi bölgesinde değer zinciri yaratmaya ağırlık verdi. Özellikle Asya bölgesindeki ticaret birlikteliği Çin’in liderliğinde hızla genişlemeye başladı. Yeni tedarik ve lojistik merkezlerinin doğmasına neden oldu. Çin in Yeni ipek yolu kuşağı Asya’nın mallarını Avrupa ya ulaşma süresini 3 aydan 15 güne indirmesi bölgesel ticaretin geleceği açısından çok önemlidir. Rusya’nın giderek daha fazla Avrupa’nın enerji ve doğalgaz tedarikçisi olmaya başlaması ile bölgesel ekonomik gelişmişlik düzeyi ciddi artış doğuracaktır. Bu yönüyle İstanbul dünyanın sayılı lojistik üslerinden birisi haline geliverdi. Bunun için Çinli girişimciler İstanbul’un önemli lojistik merkezlerinden birisini satın aldılar. Öte yandan Afrika ülkeleri de petrol doğalgaz ve maden zenginlikleri ile bu yeni süreçte hızla yerlerini almaya başladılar. Yani kriz kendi içinde yeni fırsatlar yaratmaya başladı

Bu gelişmeler aynı zamanda bazı risklerinde giderek artmasına bölgesel kriz ve kaos senaryolarının hızla gerçeğe dönüşmesine yol açmıştır.

Örneğin Pasifikteki güç gösterilerinin hızla arttırılması, Kuzey Kore üzerinden Japonya, Kore’nin tehdit edilmesi bu yönüyle önemli olup Dünya ticaretinde ortaya çıkan yeni fırsatları kontrol etme gayretlerinin birer göstergesidir.

Dünyadaki ekonomik merkezlerin ve ekonomik gücün batı dan doğuya doğru kayması kazanalar ve kaybedenler listesinin de yeniden düzenlenmesi gerçeğini de gündeme taşımıştır. Keskinleşen üsluplar tarafların bu durumu kabullenmesi ya da uzlaşarak çözüme yanaşmasını imkansız kıldığını göstermektedir.

Bu konudaki hırsların kontrol altına alınamaması yaklaşık yüz yıl sonra sıcak savaş tehlikesini de gündeme taşıyabilecektir.

Öte yandan küresel güç dengelerinde ortaya çıkan dönüşümün durdurulması mümkün olmayacağına göre bu dönüşümü yönetecek yeni hukuk, idari ve siyasi mekanizmalara dünyanın çok ihtiyacı bulunmaktadır. Ayni zamanda başta Birleşmiş milletler olmak üzere tüm küresel kurumların daha adil temsil ve daha adil paylaşım temelinde dönüşüme tabi tutulması ekonomik ve siyasi risklerin azaltılarak bölgesel ve veya küresek bağlamda sıcak savaş tehdidini de ortadan kaldıracaktır.

Alp CANOĞLU 

<