WhatsApp İhbar Hattı: 0533 406 91 16






CUMHURİYET VE YENİ HUKUK SİSTEMİ


Bunun üzerine Atatürk şunları söyler: “Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. Bundan tam 4 yıl 364 gün sonra Cumhuriyet’i ilan ettik. 1 gün daha olsa 5 yıl olacaktı, 5 yıl süren bir esaretin altında olmayı kabul edemezdik"



28 EKİM 1923…

Gazi Mustafa Kemal o akşam bütün kabineyi Çankaya Köşkü’nde toplanmak üzere çağırmıştı. Yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş, sofrada seçim heyecanı vardı. Herkes birbirine bakıyor, bir şeyler anlatıyordu. Mustafa Kemal tam o anda hafifçe tabağına vurarak “Beyler!” dedi. O da heyecanlıydı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu. Yemek salonu bir an için sessizleşmişti. “Efendiler, yarın Cumhuriyet'i ilân edeceğiz!” Ardından büyük bir sevinç yaşandı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasına şöyle devam etmişti: “Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız.

Peki, neden 29 EKİM?

Cumhuriyet’in ilanından 2 yıl sonra, 1925 yılının yine Ekim ayında Cumhuriyet kutlamaları sırasında, Çankaya Köşkü’nde misafir olan Fahrettin Altay Paşa Atatürk’e şu soruyu sormuştur: “Paşam benim dikkatimi çekmiştir. Cumhuriyetimizin ilanının 29 Ekim gecesine denk gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi” der. Atatürk, 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile her anlamda teslimiyet içine girmiş, kendi tabiri ile esarete uğramış milletinin kaç yıl bu esaret altında kaldığı sorusuna 5 yıl cevabı vermek istemez. Bunun üzerine Atatürk şunları söyler: “Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. Bundan tam 4 yıl 364 gün sonra Cumhuriyet’i ilan ettik. 1 gün daha olsa 5 yıl olacaktı, 5 yıl süren bir esaretin altında olmayı kabul edemezdik. İşte bu da, mazlum bir milletin ahıdır. Deyiniz ki bu, tarihten silinmek istenilen bir milletin cevabıdır.”

Toplumların ve toplumsal örgütlenme şekillerinin birtakım aşamalardan geçtikten sonra ulaştığı çağdaş ve en ileri düzey hukuk devleti olmuştur[3]. Niteliği ne olursa olsun bir hukuk düzeninin varlığı devlet için zorunludur. Hukuk devleti, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı, insanlara eşit davranan ve onların temel hak ve özgürlüklerini güvence altına alan, bu güvenceyi de bağımsız yargı yoluyla sağlayan devlettir. Temelinde yasama, yürütme ve yargı organlarından oluşması bir hukuk devletinin en genel ve bilinen özelliklerindendir.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, dönemin toplumsal ihtiyaçları da göz önünde bulundurularak toplumdaki her bir bireye eşit şekilde uygulanabilecek ve tüm ülkeyi kapsayacak tek bir hukuk sistemine ihtiyaç duyulması nedeniyle, hukuk alanında da önemli yapısal değişikliklere gidilmiştir.

Yeni hukuk sistemine yönelmenin zorunluluğu daha Kurtuluş Savaşı yıllarında dile getirilmiş olup, 23 Nisan 1920 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış, sonrasında 1921 tarihli ilk Anayasa yürürlüğe konulmuştur. Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922'de yaptığı Meclis'i açış konuşmasında, adliyeye verilen öneme değinmiş ve adliyenin bütünüyle uygar toplumsal yaşamın düzeyine çıkarılmasının gerektiğini, mevcut kanun ve usullerin düzeltileceğini belirtmiştir. Mustafa Kemal Paşa, yine aynı konuşmasında Mecelle'nin yetersizliği üzerinde durmuş ve bu konuyla ilgili olarak bir komisyonun kurulmak üzere olduğunu açıklamıştır. Ayrıca yargıçların durumunun ve mahkemelerin düzeltileceğinden söz eden Mustafa Kemal Paşa, yeni hukukçuların yetiştirilmesi için bir hukuk mektebi kurulacağını açıklamıştır.

Yeni hukuk sisteminin kurulmasıyla ilgili ilk ciddi adım 1925 yılında Ankara’da Hukuk Mektebi’nin açılması olmuştur. Mustafa Kemal Paşa okulun açılışında yaptığı konuşmada yeni kanunlara duyulan ihtiyaca bir kez daha değinmiş ve bu kurumun yeni hukuk nesli yetiştirmek için açıldığını dile getirerek hukuk devriminin dayandığı temel ilkeleri açıklamıştır. Asıl ciddi adımların atıldığı yıl 1926 olmuş, bu yıl içerisinde Türk hukuk sisteminin yapısı ve niteliği tümüyle değiştirilmiş ve Batı'dan örnek alınan kanunlar ile birlikte, Türkiye yepyeni bir hukuk sistemi içerisine girmiştir.

Alınan kanunlar şunlardır:

İsviçre Medeni Kanunu örnek alınarak 17 Şubat 1926'da TBMM'de kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe konulan 743 sayılı Türk Medeni Kanunu, ardından devamı niteliğindeki İsviçre'nin Codes des Obligation'dan yararlanılarak hazırlanan Borçlar Kanunu, İtalyan Zanardelli Yasası esas alınarak 1 Mart 1926’da kabul edilen ve 1 Temmuz 1926’da yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu, Alman Ticaret Kanunu’ndan örnek alınarak hazırlanan 29 Mayıs 1926’da kabul edilen Türk Ticaret Kanunu ile yine Alman kanunları örnek alınarak hazırlanan ve ikinci kitap olarak adlandırılan 13 Mayıs 1929’da kabul edilen Deniz Ticareti Kanunu, İsviçre’nin Neuchatel Kantonu’ndan örnek alınan ve 1927’de yürürlüğe giren  Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu, Almanya’dan örnek alınan ve 4 Nisan 1929’da kabul edilen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, büyük bir kısmı İsviçre’den alınarak Nisan 1932’de yürürlüğe giren İcra ve İflas Kanunu’dur.

Tüm bu kanunlar arasında Medeni Kanun’un ayrı bir önemi olmuş, Medeni Kanun’un kabul edilmesiyle birlikte çağdaş bir toplum için büyük önem taşıyan yeni ve ileri bir aile düzeni yaratılmıştır. Türk kadınına bu sayede eğitim, miras, meslek seçme ve çalışma gibi alanlarda da geniş haklar sağlanmış olup aynı zamanda Türk kadını 1930 yılında belediye seçimlerine, 1934 yılında ise genel seçimlere katılma hakkını elde etmiş ve siyasal haklar konusunda Avrupa'daki kadınların önüne geçmiştir.

Cumhuriyet döneminde yeni hukuk sistemi ile Türkiye'de çok hukuklu yapıya son verilerek hukuk birliği sağlanmıştır. Atatürk'ün hukuk devrimi siyasal ve toplumsal bir dönüşümün doğal bir sonucu olduğu kadar, Kurtuluş Savaşı yıllarında kazanılan askeri zaferler ile Lozan'da elde edilen siyasal başarıların kalıcılığı ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenlik haklarını ve bağımsızlığını dünyaya kanıtlaması açısından da önemlidir.

Sonuç olarak yeni hukuk sistemi ile birlikte Atatürk temel ilkelerinin ve inkılaplarının adeta sentezi niteliğinde yepyeni, laik ve çağdaş bir toplum yapısı ortaya çıkmıştır.

<