Sivil Toplum, Yönetişim ve Kadın


Kadın toplumsal değişimin en etkin aracıdır ve dünya ekonomisinin de değerlendirilmeyen en büyük doğal kaynağıdır.



Bunlar özellikle küreselleşme sürecinin yoğunlaştığı dönemde ön plana çıkan kavramlar. Bu üç kavramın tanımlarına bakacak olursak ortaya nasıl bir tablo çıkar bir bakalım.

Sivil toplum kuruluşları; toplum yararına çalışan, kar amacı gütmeyen, çalışmalarını herhangi bir karşılık beklemeksizin gerçekleştiren, demokrasinin gelişmesine katkıda bulunan, siyasal iradeyi ve yönetimi kamuoyu oluşturmak suretiyle etkileyebilen bir örgütlenme türüdür.

İnsan kaynağı, bir ulusun asal değeridir. İnsan kaynağının gönüllü faaliyetler aracılığıyla geliştirilmesi, hem bireyler hem de toplumlar için güven ve dayanışmayı güçlendirecek çeşitli etkilere sahiptir. Gönüllü faaliyetler; fertlerin yetenek gelişiminde, takım çalışmasını, yardımlaşmayı ve dayanışmayı öğrenmesinde, yeni yaşam deneyimleri kazanmasında, organizasyon yapmayı öğrenmesinde, değişik kurumları tanımasında, değer yargılarının gelişmesinde ve de özgüveninin artmasında önemli ve eşsiz fırsatlar sunar.

1972 yılında toplanan Stockholm Konferansı’nda alınan kararlar, dünyamızın, yaşam alanımızın hızla yok olduğu gerçeği üzerine alınmış, acilen önlemler alınması öngörülmüş hemen her kesime bu konuda görevler düştüğü anlaşılmıştır. Çözüm arayışları bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de başlamış, ilk çabalar, çevre kuruluşlarının kurulması ile sonuçlanmıştır. Çevre kuruluşlarını kadın örgütlenmeleri, dinsel örgütlenmeler ve etnik talepli örgütlenmeler izlemiştir. Yaşanan ekonomik krizler işadamı / kadını derneklerinin ön plana çıkıp etkinlik kazanmasıyla sonuçlanmıştır.

Yönetişim: “Yönetişim” kavramı ilk kez Dünya Bankası tarafından kullanılmış olup, ilerleyen yıllarda Birleşmiş Milletler ve OECD raporlarında da sıkça adı geçmiştir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP)’na göre iyi yönetişim; vatandaşların ve toplumsal grupların kendi çıkarlarını ve yasal haklarını korumak için gerekli mekanizmalara ve kurumlara sahip olmalarını gerektirir.

Yönetişim olgusunun varlığı; toplumsal işbölümünün uzantısı olarak, gereksinimlerinin farkında olan, bağımsız kararlar alabilen sivil toplum kuruluşlarının devlet kurumlarıyla birlikte hareket etmesine bağlıdır.

21. yüzyılın yönetim paradigması olarak kabul edilen yönetişim, karar verme süreçlerinde resmi kurumlarla birlikte özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarını da içine alan kompleks bir sistemi ve bunların kendi aralarındaki ilişkiler ağı ve karşılıklı etkileşimlerini ifade eder. Söz konusu yönetim anlayışında, karar alma süreçlerinde çok aktörlü bir yapı, şeffaf yönetim ve katılımcılık, temel ilkeler olarak kabul ediliyor. Bu ilkelerle toplumsal işbölümünün zorunlu olduğu belirtilerek, kendi gereksinimlerinin farkında olan, bağımsız karar alabilen, diğerleri’yle amaç ve yöntem birliği sağlayabilen STK’ların devlet kurumlarıyla birlikte hareket etmesi gerekliliği savunulmaktadır. Halkın kendini ilgilendiren konularda karar alma mekanizmalarına müdahale edebilmesi ve dolayısıyla karar alma mekanizmalarını yönlendirmesinde STK’ların mevcudiyeti hayati derecede öneme sahiptir.

Ve geldik konunun üçünce temel taşı olan kısmına; yani “kadın” tarafına…

Sivil Toplum, yönetişim ve bunların içinde kadının yeri ne, nerede ve meselenin içine girince nasıl görünüyor bir bakalım.

Türkiye’de kadınların ekonomi, politika ve eğitim alanlarında erkeklerle eşit olmadığını ve geri kulvarda kaldığını maalesef görmekteyiz. Kalkınmak sadece erkek iş gücü ve varlığıyla değil, kadının üretkenliği, kreatif bakış açısı, kadınsı vizyonu ve dokunuşuyla, arzulanan ve hedeflenen seviyeye ulaşabilir.

Genele baktığımızda, Türkiye’de kadın istihdam oranı yüzde 30 civarlarında iken, aynı oranın gelişmiş coğrafyalar ve Avrupa ülkelerinde yüzde 62 olduğunu görmek mümkün.

Yasama ve yargı süreçlerine baktığımızda ise çok da iç açıcı bir durum gördüğümüz söylenemez. TBMM’de kadın milletvekili oranımız yüzde 15 seviyelerinde. Türkiye’de Cumhuriyet tarihi boyunca seçilmiş 4 kadın valimiz var. Oya Çitçi’nin söylemi ile "kadınlar siyaseti seçmiyor, siyaset için seçilen kadınlar" var.

Türkiye’de kadın girişimcilerin oranı da oldukça düşük. Toplam girişimciler içinde kadın girişimci oranı sadece yüzde 9. Toplumumuzun yarısını kadınların oluşturduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu oranın kabul edilebilecek, bizleri memnun edebilecek bir oranın oldukça uzağında olduğunu görmek hiç de zor değil.

Türkiye’de kadın hareketi 1980’li yılların ardından, sivil toplum örgütlerinin güçlenmesiyle önemli bir ivme kazanmıştır. Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında yapılan düzenleme ve uygulamalar da, Türkiye’de kadın hareketinin daha iyi bir konuma ulaşması açısından önemli bir katkı sağlamıştır. Türkiye, onaylamış olduğu uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatı ile, kadın haklarının gelişmesi ve kadınların her alanda erkeklerle eşit şartlara sahip olması için gerekli düzenlemeleri büyük ölçüde gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

Ancak kadınlar iş dışında çocuk bakımı, yaşlı bakımı, ev yaşantısının koordine edilmesi gibi birçok toplumsal rolü de üstlendikleri için iş gücüne yeteri kadar katkıda bulunamıyorlar. Bunun yanında ücret eşitsizliği, emeklilik yaşının geç olması, eğitimde yaşanan fırsat eşitsizliği de, kadının gölgede ve daha pasif kalmasına sebep olan diğer etkenler olarak sıralanabilir.

Kadın toplumsal değişimin en etkin aracıdır ve dünya ekonomisinin de değerlendirilmeyen en büyük doğal kaynağıdır. Kadın güçlenince toplumun güçleneceğini, kadın-erkek ayırt etmeden kabul etmemiz ve çalışmalarımıza bu yolda devam etmemiz şart.

Yapılan istatistikler; kadınların iş dünyasında erkekler ile eşit hak ve fırsatlara sahip olması ve potansiyellerinin tamamını gerçekleştirmeleri durumunda, ülkelerin 2025 yılında Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'larına (GSYH) 28 trilyon dolar (%26) katkıda bulunabileceğini ortaya koyuyor. Bu, bugünkü ABD ve Çin'in ekonomilerine eşdeğer bir büyüklük. 2025'te 3 milyon kadını istihdama katmak ve kadın istihdamını en az yüzde 41 seviyelerine çıkarmak için kız çocuklarının eğitimde olması son derece önemli. 2025 hedeflerine ulaşılmasının; eğitim, istihdam ve girişimcilik döngüsünün sağlandığı bir ortam yaratılabilmesine bağlı olduğu aşikar.

Dernekler Dairesi Başkanlığı’nın web sitelerinde yayınlanan istatistiklere göre, Türkiye’de 109.977 dernek faaliyet gösteriyor. Bunlar mesleki ve dayanışma, spor ve spor ile ilgili faaliyetler ile din hizmetlerinin geliştirilmesine yönelik alanlarda çalışıyorlar.

Kadının Türkiye’deki yeri ile dernekler içindeki yeri de pek farklı değil.

Türkiye Nüfusu: 76.667.864

Dernek’ e üye olan kişi sayısı: 10.919.995 (nüfusun yaklaşık % 14)

Kadın üye sayısı: 2.194.336 (% 2,86)

Netice olarak diyebiliriz ki toplumların ve ülkelerin gelişmeleri, yeryüzündeki iki cinsin de sosyal yaşama kendi genetiklerinden ve yaradılışlarından gelen özellikleri sunabilmeleri, yaşam pastasında hak ettikleri dilimi alabilmeleri ve kadına dair güçlü ve üretken tavrı işlevsel hale dönüştürebilmelerine olanak tanınmasıyla mümkündür.

<