Kur Savaşı Ne Oldu?


Son zamanlarda ortaya çıkan bu radikal değişimin arkasında, dünya refahından daha fazla pay kapmaya çalışanları aramak lazım. Onlar ki dünyanın korunup kollanan “mutlu azınlıkları”



Amerika’da Trump’ ın başkan seçilmesiyle birlikte dünyada garip şeyler olmaya başladı. Daha doğrusu eskiden beri ola gelen şeyler daha şiddetlendi. Eski dostların arasına kara kedi girdi, eski düşmanlar/rakipler ise aniden dost kesildiler. İkinci Dünya Savaşından sonra başlayan müttefiklik, stratejik ortaklık gibi parlak kavramların içi boşaldı, yıldızları döküldü. Şimdilerde ise kur savaşları, ticaret savaşları parlamaya başladı. Peki de ne oldu birden bire de herkes savaş meraklısı oldu?

Son zamanlarda ortaya çıkan bu radikal değişimin arkasında dünya refahından daha fazla pay kapmaya çalışanları aramak lazım. Onlar ki dünyanın korunup kollanan “mutlu azınlıkları” Bugüne dek uygulanan politikalardan kazandıkları yetmedi, zannediyorlar ki dünya refahının yeni patronu bundan sonra da kendileri olacaklar.

Bunun farkında olan ve mevcut düzenin devamını isteyen mutlu azınlık önceleri kur savaşlarıyla göz korkutmaya çalıştılar, daha sonra baktılar blöfleri tutmuyor işi kontrollü ticaret savaşlarıyla kontrol altına almaya çalıştılar. Bu da yetmedi İran nezdinde düşük profilli savaş senaryoları devreye almak istiyorlar.

Bu yetmiyor gibi son zamanlarda birde İran üzerinden ülkeleri tehdit etmeye başladılar.

Geçtiğimiz günlerde bu amaçla Ankara’ya gelen Amerikan Hazine Bakan Yardımcısı TOBB'da yapılan toplantıda Türk iş insanlarına önceleri aba altından sopa gösterirken, toplantının sonuna doğru, sopayı doğrudan göstermeye kalktı. Öyle kaypakça cevap veriyor ki; İran ile iş ilişkinizi kesin diyemeyiz ama şu sakıncalı kişilerle iş yaparsanız başınız derde girer. Ya da altın alımlarını izliyoruz gibi. Ancak İran ile iş ilişkisi olan firma temsilcilerinin en önemli sorusuna cevap veremedi.

Neydi o Soru ?

İran ile iş ilişkisini kestiğimizde doğacak zararımızı A.B.D. olarak karşılayacak mısınız?

Amerikalı yetkililer bu soruya “Hayır böyle bir çalışmamız yok !!!” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine “o halde Türkiye bu ambargoya niçin destek versin?” sorusuna verdikleri cevap ise daha komikti: Türkiye A.B.D’ nin stratejik ortağıdır. Stratejik ortaklığın gereği olarak bunun istiyoruz.

Yıllar önce Stratejik ortağımız Mısır ve Ürdün’e İsrail ile işbirliğinin ödülü olarak “QUİZY” imkanı tanımıştı. Yani bu bölgede üretilen ürünlere çok küçük bir işleme tabi tutsanız dahi Ürdün ve Mısır menşeli kabul ediliyor ve A.B.D.’ ye gümrüksüz olarak girebiliyordu. Bu ürünleri Türkiye’den ihraç etmeye kalktığınızda, bir sürü tarife dışı engelin yanı sıra Gümrük Vergilerinin de ödenmesi gerekiyordu. "Stratejik ortağımız" dan bu hakkın Türkiye'ye de tanınması istenmişti. O kadar gayret edilmesine karşılık "Stratejik ortağımız" buna yanaşmadı.

Buna karşılık 15 yıldır Türk menşeli (makarna, çelik boru gibi) ürünlere yıllardır sürdürdükleri kısıtlama ve cezai önlemleri hafifletmediler dahi.

Bu yetmiyor gibi son olarak Türk menşeli demir çelik ürünlerine ek vergi kondu.

Bunun yanı sıra Amerikalı Şirketler, Türkiye’de iş yaptıkları firmalara İran ile iş birliği yapmayacaklarına dair Taahhütname onaylatmaya çalışıyorlar. Yani doğrudan veya dolaylı olarak Ambargoyu uygulatmaya çalışıyorlar.

Ama stratejik ortağımızın onca gayretine rağmen Türkiye’nin büyümesi, ihracatı, dünyadaki bilinilirliği artmıştır.

Ama “QUİZY” imkanı verdikleri ülkelerin Amerika’ya ihracatında "sistematik" bir artış olmamıştır.

O zamandan bu yana bu Eko-politik bakış açısında hiçbir düzelme olmamıştır. Bundan sonra da devam edeceğinden şüpheniz olmasın. Ama bu tür yaklaşımların bu güne dek başarılı olduğu da pek görülmemiştir.

Yukarıda bahsedilen yetkililer, Ankara’dan önce Hindistan başta olmak üzere çeşitli ülkelere de benzeri amaçlı toplantılar yapmışlar. Oralarda toplantıya katılanların benzeri soruları sorup sormadığını bilemem ama Ankara’daki toplantıya katılanların hiç birisinin bu soruya tatmin edici bir cevap alamadığını biliyorum.

Öte yandan daha önemli bir husus ise; geçmiş yıllarda benzeri ambargoları koyan ülkeler, ambargo koydukları ülkelere el altından veya üçüncü ülkeler üzerinden her türlü malı sattıkları, ekonomi çevrelerinde bilinmeyen bir husus değildir. Yani ambargoyu kendileri için çok güzel fırsata çevirdiler. Bu ambargonun da böyle bir fırsat cennetine dönüştürülmeyeceğini kim garanti edebilir ki?

Bu acı tecrübe nedeniyle pek çok ülke, ticaret savaşlarına ya da düşük profilli savaş çığırtkanlıklarına ya da ambargo tehditlerine karşı itiraz ediyor, üçüncü ülkelerle alternatif çözümler üretmeye çalışıyorlar.

Öte yandan da Amerikan Sanayisi de bu gelişmelerden ciddi tedirginlik duymaya başladı. Bu nedenle geçtiğimiz aylarda kur savaşları olarak başlayan sonra ticaret savaşlarına evrilen fırtına A.B.D.-Avrupa, A.B.D.-Çin arasında yürütülen müzakerelerle sakinleştirilmeye çalışılıyor.

Amerikalı Sanayici de bir yandan yurt dışından yapılan ithalatın düşmesi ile ham ve yarı mamul madde ihtiyacının hem pahalı hem de kısıtlı şekilde sağlanabilmesinde diğer taraftan ise kendilerine karşı alınan karşı önlemler nedeniyle ihracatın da düşme riskiyle karşı karşıya kalacağından endişe ediyor. Üretim maliyetlerindeki artışı piyasaya kabul ettirilmesi ise Amerikan Sanayisinin baş etmesi gereken diğer bir sorun. Amerikan tarım ürünleri ihracatı da bu fırtınadan nasibini alması muhtemel görünüyor. Bu konuda ortaya çıkan ilk işaretler üzerine Amerika’daki çeşitli lobileri bu yangının söndürülmesi için çoktan harekete geçmiş bile. Önümüzdeki aylarda bu konuda dünya ekonomisini ileri gelenleri arasında bir anlaşma zemini bulunması muhtemel.

Bir ülkenin sanayisinin korumak istemesi anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir politikadır. Ama sonuçlarının iyi hesaplanması gerekir. Önce önlemler koyup, daha sonra ufak ufak anlaşmalarla bu politikaları bir tarafa koymaya kalkarsanız, hem kendiniz kaybedersiniz hem de diğer tarafların kaybına neden olursunuz. Ama en önemlisi dünyanın güvenini kaybedersiniz. İşte bu en son kaybın telafisi ise imkansızdır.

Ankara’daki toplantıya katılanların ve Atlantik’in öte yakasındaki pek çok iş insanının kafasında ve dilinde bu endişe hakimdi.

<