Her Ayrılık Bir Başlangıçtır...!


Bu yazımızda iktisat literatüründe kullanılan “yaratıcı yıkım” kavramının bana düşündürdüklerini sizlerle paylaşmak istedim.



Yaratıcı yıkım kavramı, “her son yeni bir başlangıçtır” söyleminin farklı bir ifadesi olarak karşımıza çıkar. Radikal değişimlerin mevcut yapı ve işleyişin sonlanması halinde ortaya çıkabileceğini anlatıyor. Mevcut yapılar, hiçbir zaman, değişim ve dönüşüme kendiliğinden razı gelmez. Aslında bu, işin tabiatında olan bir durumdur. İlk ve son bahar ayları kararsız dengeler içerir. Çünkü, bahar aylarında bir yıkım yaşanmaktadır. Yaz ve kış aylarının kendi içinde kurdukları kararlı dengelerin bozularak yeni ve farklı bir kararlı denge sağlanması gerekmektedir.

Toplumlarda tarihi süreç içinde yapısal yıkım süreçlerinden geçmek zorundadır. Toplumlar yapısal yıkım süreçlerini farklı şiddetlerde yaşamaktadır. Sosyal ve siyasal kültür ile ekonomik yapı farklılıkları yıkım sürecinin şiddetini ve süresini belirlemektedir. Örneğin, günümüz batı toplumlarında bu yapısal değişim yaratıcı yıkım süreci daha az hasar ve kısa sürede gerçekleşmektedir. Çünkü, toplumun ana halk unsurları olabildiğince homojendir. Toplumun homojen karakteri yapısal yıkım sürecinin daha az yıkıcı gerçekleşmesine imkan sağlamaktadır. Aslında batı toplumu iki önemli yapısal yıkım süreci yaşamış ve önemli bedeller ödemiştir. Bunlardan ilki reform ve Rönesans hareketleri sürecinde yaşanan yaratıcı yıkımdır.   İkincisi ise yaşanan ikinci dünya savaşıdır. Özellikle batı toplumu 2. Dünya Savaşı’nın neden olduğu yaratıcı yıkım sürecinin travmasını halen atamamıştır. 

Yaşanan yapısal yıkım süreçleri ekonomik açıdan da yaşanmaktadır. Esasen “yaratıcı yıkım” kavramı Schumpeter tarafından ekonomik büyüme ve kalkınma modellerinin açıklanmasında kullanılmıştır. Her ekonomik kalkınma düzeyi kendi içinde potansiyel olarak yaratıcı yıkımı büyütür. Dolayısıyla kalkınma, yaratıcı yıkım süreçlerinde ortaya çıkmaktadır. Teorik açıdan pek çok kalkınma modeli farklı biçimlerde yaratıcı yıkıma işaret etmektedir. Tarım toplumundan sanayi ve hizmet toplumlarına geçiş kalkınma sürecine işaret etmektedir. Her toplumsal yapı içinde oluşan bölüşüm ilişkileri kendi içinde bir dengeye gelmiştir. Ne zaman ki sistem artı değer yaratmayı durdurur veya yeni üretim modelleri ortaya çıkaramadığı durumda, bölüşüm ilişkileri üzerine kurulan dengeler taraflarca sorgulanmaya başlar.  Yeni denge arayışları yaratıcı yıkım sürecini işletmeye başlar. Toplumların, kaçınılmaz olan,  yaratıcı yıkım süreçlerini daha az hasarla atlatabilmeleri ancak, ortak değerlere sahip olabilmeleri halinde mümkün olmaktadır.

Irksal ve dinsel açıdan homojen olmayan toplumlarda, ki günümüzde böylesi toplum bulmak imkansız, ortak değerler ancak evrensel normlar çerçevesinde sağlanabilir. En evrensel değer olan unsur insan olarak ele alındığında, homojenlik  insanlık ortak paydasında sağlanabilir. Bu, her yaratıcı yıkım sürecinin insan ve insan haklarına saygı temelinde yaşanmasını mümkün kılar. Aslında Yunus Emre, “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü.” özdeyişiyle insanın kutsiyetini ortaya koymaktadır. Benzer biçimde Mevlana Celaladdin-i Rumi, “….ne olursan ol, yine gel…”  derken, insan olma onurunda birleşmeye  işaret etmektedir. Toplumsal yapı harcına insanlık değerleri katıldığında yaratıcı yıkımlar daha az hasarla yaşanacaktır.

Temel insanlık değerleri adalet, hürriyet ve mülkiyet haklarına saygılı olmaktan geçiyor. Hürriyet; insanın inançtan, ifadeye ve girişim özgürlüğüne kadar uzanan bir çerçevede saygıyı hak ettiğini tanımlar. Mülkiyet ise yaşam hakkından başlayarak tüm bireye ait tüm değerleri ifade eder ve kutsal kabul eder. Adalet ise bireyin doğuştan sahip olduğu yetenekleri ve mülkiyeti üzerinde özgürce tasarrufta bulunmasına imkan sağlanmasını ifade eder. Tüm bunlar evrensel hukuk normları ekseninde korunması gereken insanlık değerleri olarak kabul edilip, tüm toplum bu temelde homojenize edilmelidir. 

Günümüz dünyası, 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde kurulan statükonun sorgulandığı bir evreden geçmektedir. Bu süreçte kurulan dengeler “Dünya beşten büyüktür” ifadesiyle ciddi biçimde sorgulanmaya başlanmış ve yaratıcı yıkım süreci hızlanmıştır. Dolayısıyla Türkiye’de bu yaratıcı yıkım sürecinden önemli ölçüde etkilenmektedir. Yaşanan bu sürecin sonunda ortaya çıkacak olası yıkımın etkilerini hafifletmek adına tüm karar vericilerin duygu temelli (etnik ve dinsel) politika tercihlerinden uzak durmaları ve insan onurunu yücelten politikalara sahip çıkması zorunludur. Bunun başarılabilmesi için de  “yeteneğin kadar üret, ihtiyacın kadar tüket” ilkesini kapitalist toplum bilincine yerleştirmek gerekiyor sanırım.

Şayet kapitalist sistem içinde bir yaratıcı yıkım yaşanacaksa bunun “üretmeden tüketme” bilincinin hakim olduğu toplumdan  “yeteneği kadar üreten, ihtiyacın kadar tüketen” bir toplum yapılanmasına doğru olması sağlamalı. Bunu da bireyin adalet duygusunu zedelemeyen, hürriyetini ve mülkiyetini kutsayan politikalar üzerinden yapılması zorunludur. Bunun başarılması halinde "Her ayrılık bir başlangıç, Bu gidiş sonum olmaz yar.” şarkısını gönül rahatlığı ile söyleyebiliriz.  Yani yaratıcı yıkımın zorluklarını toplum olarak fazla hissetmeden kalkınma sürecini yönetmek daha mümkün olacaktır.   

 

 

 

<