1923 yılında Türkiye'nin Ekonomik Şartları (1)


“Bu dakikada bile hâlâ, bir milyondan fazla masum Türk, Anadolu’nun ovalarında ve yaylalarında evsiz, ekmeksiz ve başıboş dolaşmaktadır.”



Kapitülasyonların yaygınlaştırılması, sanayi devrimi, dış borçlar ve Duyun-ı Umumiye, Reji İdaresi ve ülkedeki yabancı sermaye yatırımları gibi gelişmeler, Osmanlı Devletini Batıya bağımlı, yarı sömürge durumuna getirmişti. Anadolu yüzyılların ihmalini ve geri kalmışlık şartlarını yaşamaktaydı.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan ekonomik ve toplumsal olarak adeta bir enkaz devralmıştır.   

Cumhuriyetin kurucu kadrosunun ekonomik alandaki hedefi, millî ve bağımsız bir ekonomiye sahip, hızla kalkınan, öz kaynaklarını kendisi kullanabilen ve refah seviyesi yüksek bir ülke kurmaktı. Bu hedefe ulaşabilmek için kapitülasyonlar Lozan’da tüm sonuçlarıyla kaldırılmış, ülkenin yarı sömürge durumundan kurtulmasının önü açılmıştı.

Mondros uygulamaları adı altında girişilen işgaller sonucunda Fransızlar Antep, Maraş, Urfa ve Adana’da şehir içi savaşlar sonucunda binaları yıkıp yaktılar. Rum çeteleri Karadeniz bölgesindeki kasabaları ateşe verdiler. Yunan işgali Batı Anadolu’yu yerle bir etti. Yenilip kaçarlarken demiryollarını tahrip ettiler, köprüleri havaya uçurdular, ekili arazileri, köy, kasaba ve şehirleri yaktılar, koyun sürülerini yükleyip götürdüler.

Lozan Konferansında baş delege olan İsmet (İnönü) savaş sırasında yapılan tahribatı, çekilen ıstırapları canlandırdıktan sonra Türkiye’nin durumunu şu sözlerle dünya kamuoyuna duyurdu: “Bu dakikada bile hâlâ, bir milyondan fazla masum Türk, Anadolu’nun ovalarında ve yaylalarında evsiz, ekmeksiz ve başıboş dolaşmaktadır.” Bu sözler Cumhuriyetin kurulduğu yıldaki Türkiye’nin görünümünü en iyi şekilde özetlemiş oluyordu.

Üç yıldan fazla süren Türk İstiklal Savaşı’nda 10.885 şehit verilmiş, 31.173 asker yaralanmıştı. (Kuvayı Milliye dönemindeki şehit ve yaralılar bu rakamlara dahil değildir.) Çeşitli hastalıklardan hastanelerde 22.680 asker vefat etmişti. Cephelerde şehit olanların iki katı hastanelerde hayatını kaybetmiştir. Bu durum, sağlık şartlarının ne kadar elverişsiz olduğunu, Türk erkek iş gücünde 35.000 kişi dolayında eksilme olduğunu da ortaya koymaktadır.

Birinci Dünya ve Türk İstiklal Savaşı sonucunda toplam 535 bin asker savaşırken şehit olmuştu. Rumeli’den gelen göçleri de dikkate alırsak, Cumhuriyet’in ilan edildiği yıl Türkiye nüfusu yaklaşık 7.7 milyon Türk ve 0.6 milyon azınlık olmak üzere 8.3 milyon olduğu belirlenmiştir. Az gelişmiş ülkeler için kabul olunan oranları dikkate aldığımızda, bu nüfusun iş gücü dağılımını şöyle ifade edebiliriz: Yaklaşık 3 milyon üretime katılmayacak olanlar, 2.2 milyon kadın ve 2.2 milyon erkek. Doğal olarak erkek iş gücünün de büyük bölümü tarımda çalışmaktaydı.

Son on yıldır yapılan savaşları dikkate aldığımızda 800 bin kişilik bir boşluk doğduğunu görürüz. 1923 itibariyle 1.4 milyon iş gücünü oluşturan insanımız, nüfusun %18’ini oluşturmaktaydı.

1922 sonu itibariyle 1 milyon insan Türkiye’den göç etmiş, İstanbul’da 100 bin olmak üzere 350 bin dolayında Rum kalmıştı.

Sanayi ve ticari faaliyetler yabancı şirketler ve azınlıklar tarafından işletilmekteydi. Bugünkü Türkiye sınırları içinde 100’den fazla işçi çalıştıran işyeri sayısı sadece 56’ydı. Sanayide çalışan işçi sayısının 75.411 kişi olduğunu dikkate alırsak, iş gücünün çok küçük bir kesiminin sanayide çalıştığı ortaya çıkmaktadır.

Tevfik Çavdar’ın araştırmasına göre, 1922 yılında sanayi iş yeri sayısı 32.7 bin, işçi sayısı 75.4 bin, işyerindeki ortalama işçi sayısının 2.3 olduğu ortaya çıkmaktadır. Ortalama 4 kişinin altında işçi çalıştıran bu işyerlerinin fabrika değil, küçük birer imalathane ve atölye olduğu anlaşılmaktadır.


Ülkenin maden zenginlikleri yabancı sermaye tarafından çıkarılmaktaydı. Bunun yanında Cumhuriyet’e devredilen ülkedeki 4100 km uzunluğundaki demiryolunun % 66’sı, liman yapımı ve işletmeciliği yine yabancı sermayenin elindeydi.

Çağının teknik ve biliminin çok gerisinde kalmış bir sanayinin yanında, buğday ve patatesin bile ithal edildiği ilkel bir tarım hayatına sahiptik. Yarı sömürge, açık pazar alanı haline gelen ülkede son yirmi beş yılda elde edebildiği yıllık ortalama millî gelir artışı %1 dolayındaydı. Toplam nüfusun %82’si tarımla uğraşıyordu. Tarım, insan ve hayvan gücüyle ve ilkel yöntemlerle yapılmaktaydı. Toplam millî gelirin %58’i tarımdan elde ediliyordu.

Karasabanına bir çift öküz koşan kendini mutlu sayıyordu. Bazı yerlerde, karasabanda cılız bir öküzün yanına zayıf bir eşek veya at koşulduğu, bazen onların yerini insanın bile aldığı görülüyordu. Ekinler elle yolunmakta, orakla biçilmekteydi. Tahıl tanelerinin saptan ayrılması ve sapların saman haline getirilmesi işleminde binlerce yıl öncesinin ilkel tekniğinden yararlanılmakta ve dövenle harman yapılmaktaydı.

Sanayi kuruluşu denilebilecek işletmelerin yalnızca %9’u devlete aitti. Bu kuruluşlardaki sermaye ve emeğin de yalnızca %15’i Türklerde olup geri kalan %85’i yabancılar ve azınlıkların elindeydi.

1923 Yılında Türkiye’nin Ekonomik Şartları (2) yazımızla konuyu sürdüreceğiz.

(Alptekin Müderrisoğlu, Cumhuriyet’in Kurulduğu yıl Türkiye Ekonomisi, Denizbank, İstanbul, 2007; Tevfik Çavdar, Millî Mücadele’ye Başlarken Sayılarla Durum ve Genel Görünüm I-II, Cumhuriyet, 2001; Mustafa Turan, Yunan Mezalimi, Atam, 1999; İsmet İnönü-Hatıralar, Bilgi Yay., 2. Kitap, Ankara, 1985.)

<